PsikoStudio Logo

PSIKOSTUDIO

BAĞLANMA KURAMI VE ŞEMA TERAPİ STÜDYOSU

Bağlanma Kuramı'na Yönelik Erken Dönem Eleştirileri (1950-1980): Psikanalitik Tepkiler, Monotropi Tartışmaları ve Biyolojik Temeller

1. Giriş

John Bowlby'nin bağlanma kuramı (attachment theory), 20. yüzyılın ortalarında geliştirilmeye başlandığında, hem psikanalitik gelenek içinden hem de dışından yoğun eleştirilerle karşılaşmıştır. Bowlby'nin kuramsal çerçevesi, psikanalitik düşüncenin temel varsayımlarına meydan okuyarak, bebek-anne ilişkisini Freudyen dürtü kuramından bağımsız bir biyolojik bağlanma sistemi olarak kavramsallaştırmıştır. Bu yaklaşım, klasik psikanalitik geleneğin libido kuramına, gelişim modellerine ve klinik pratiğine doğrudan bir alternatif sunması nedeniyle, dönemin önde gelen psikanalistlerinden sert tepkiler almıştır (Allen, 2023; Weitzenkorn, 2020).

Bağlanma kuramının tarihsel gelişimi incelendiğinde, kuramın basit klinik gözlemlerle başlayıp, dönemin hâkim bilgeliğiyle çelişen bulgulara dayandığı görülmektedir. Allen'ın (2023) belirttiği gibi, "her şey, dönemin geçerli bilgeliğiyle çelişir görünen basit klinik gözlemlerle başlamıştır. Ampirik düşünen insanlar fikirlerini sistematik bir şekilde test etmeye karar vermiş ve bunu yaparken insan gelişimini anlama biçimimizde devrim yaratmışlardır." Bu devrimci nitelik, kuramın psikanalitik çevreler tarafından tehdit olarak algılanmasına ve 1950-1980 döneminde yoğun bir eleştiri dalgasının oluşmasına yol açmıştır.

Bowlby'nin çalışmaları, psikanaliz tarihinde önemli bir kırılma noktası oluşturmuştur. Klasik psikanalitik dürtü kuramı, bağlanmayı ya cinselliğin amacı ketlenmiş bir türevi (Freud, 1905) ya da Eros veya yaşam dürtüleri altında sınıflandırılabilir bir fenomen (Freud, 1920) olarak değerlendirirken (Auerbach, 2023), Bowlby bağlanmayı birincil ve bağımsız bir motivasyonel sistem olarak tanımlamıştır. Bu temel ayrışma, kuramın psikanalitik çevrelerden aldığı eleştirilerin ana kaynağını oluşturmuştur. Auerbach'ın (2023) aktardığı üzere, Eagle (1981) bağlanma kuramı için önemli ampirik kanıtlar bulunduğunu ve Fairbairn'in (1952) "libido nesne arayıcıdır" şeklindeki ünlü ilkesini destekleyen veriler olduğunu, buna karşılık geleneksel psikanalitik dürtü kuramı için görece az kanıt bulunduğunu ileri sürmüştür.

Bu çalışma, 1950-1980 döneminde bağlanma kuramına yöneltilen erken dönem eleştirilerini üç temel eksende analiz etmektedir: psikanalitik geleneğin Bowlby'ye verdiği tepkiler, monotropi kavramına getirilen eleştiriler ve kuramın biyolojik temellerine ilişkin tartışmalar.

2. Temel Eleştiriler

2.1. Psikanalitik Geleneğin Bowlby'ye Tepkileri

Bowlby'nin bağlanma kuramına yönelik en erken ve en şiddetli eleştiriler, psikanalitik geleneğin kendi içinden gelmiştir. 1960 yılında, psikanalitik topluluğun üç kıdemli üyesi — Anna Freud, René Spitz ve Max Schur — Bowlby'nin araştırmalarına karşı kamuya açık ve eleştirel bir yanıt yayımlamıştır (Weitzenkorn, 2020). Weitzenkorn'un (2020) belirttiği gibi, "bu kamuya açık eleştiriler, bağlanma kuramını psikanalitik ortamda kalıcı olarak marjinalleştirmiştir." Bu üç eleştirmenin her biri, Bowlby'nin psikanalitik terminolojiyi kullanma biçimine itiraz etmiş, ancak daha da önemlisi, bebeklik döneminde yas tutma (mourning) sürecine ilişkin kanıtlarının hem yetersiz hem de psikanalitik olmadığını savunmuşlardır (Weitzenkorn, 2020).

Bu eleştirilerin temelinde, Bowlby'nin klasik psikanalitik metapsikolojiyi reddetmesi yatmaktadır. Freud'un dürtü kuramı, psikanalitik düşüncenin temel taşı olarak kabul edilmekteydi ve bağlanmayı birincil bir dürtüden ziyade ikincil bir süreç olarak konumlandırmaktaydı. Bowlby'nin bu hiyerarşiyi tersine çevirmesi, psikanalitik kuramın bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak algılanmıştır. Eagle'ın (2000) aktardığı üzere, Fairbairn (1952) "libido temelde haz arayıcı değil, nesne arayıcıdır" şeklindeki görüşüyle Bowlby'ye yakın bir pozisyon almış olsa da, bu görüş dönemin ana akım psikanalitik düşüncesinde marjinal kalmıştır. Genel olarak çağdaş "ilişkisel" (relational) psikanaliz okulu da Fairbairn'inkine benzer bir pozisyon benimsemiştir (Eagle, 2000).

Psikanalitik eleştirilerin bir diğer boyutu, Bowlby'nin metodolojik tercihlerine yöneliktir. Bowlby, etoloji, evrimsel biyoloji ve deneysel psikoloji gibi psikanalizin dışındaki disiplinlerden yararlanmıştır. Bu disiplinlerarası yaklaşım, psikanalitik çevrelerde kuramın "gerçek anlamda psikanalitik" olmadığı yönünde bir algı yaratmıştır. Spitz'in kendi çalışmaları bile benzer metodolojik eleştirilerle karşılaşmıştır; araştırmacılar Spitz'in verilerinin tekrarlanabilir olmadığını, kurumların yerlerini açıklamadığını ve araştırma personelinin eğitim ve geçmişini detaylandırmadığını ileri sürmüşlerdir. Bir eleştirmen, "Spitz'in çalışmalarının sonuçları bilimsel kanıt olarak kabul edilemez" sonucuna varmıştır (Weitzenkorn, 2020). Bu eleştiriler, dolaylı olarak Bowlby'nin de benzer gözlemsel verilere dayanan çalışmalarının güvenilirliğini sorgulamak için kullanılmıştır.

Psikanalitik geleneğin Bowlby'ye yönelik tepkilerinin bir diğer önemli boyutu, bebeklik dönemine ilişkin gelişimsel varsayımlarla ilgiliydi. Klasik psikanalitik kuram, "birincil farklılaşmamışlık" (primary undifferentiation) kavramını — yani bebeklerin kendileri ile nesne dünyası arasındaki ayrımları temsil edemeyecekleri fikrini — temel bir varsayım olarak kabul etmekteydi. Auerbach'ın (t.y.) vurguladığı gibi, "psikanalizde, kuramsal okullar arasında, birincil farklılaşmamışlık kavramı kadar geniş bir uzlaşı sağlanan çok az fikir vardır." Ancak tam da bu kavram, özellikle birincil kaynaşma (primary fusion) biçiminde ifade edildiğinde, "son dönem kavramsal ve ampirik eleştiriler tarafından çürütülmüştür" (Auerbach, t.y.). Bowlby'nin bağlanma kuramı, bebeklerin doğuştan itibaren çevrelerindeki bakım verenlerle aktif bir ilişki kurma kapasitesine sahip olduğunu öne sürerek, bu klasik varsayımı doğrudan sorgulamıştır.

Freud'un yas kuramı bağlamında da önemli tartışmalar yaşanmıştır. Bowlby'nin bebeklik döneminde yas süreçlerinin yaşanabileceğine ilişkin iddiaları, Freud'un 1915 tarihli "Yas ve Melankoli" makalesinde ortaya koyduğu standart modelle çelişmekteydi. Hagman'ın (2001) aktardığı üzere, Erna Furman (1974) Freud'un amacının yalnızca narsisizm ve melankoli dinamiklerini keşfetmek için bir model durum oluşturmak olduğunu ve "Freud'un gerçek yas süreçlerini tüm klinik karmaşıklıklarıyla tasvir etmeyi amaçladığını varsaymanın yanıltıcı olacağını" savunmuştur (Hagman, 2001). Buna rağmen, Freud'dan sonraki analistler bu modele "hakikat statüsü" atfetmişlerdir (Hagman, 2001). Bowlby'nin bu standart modeli sorgulayan yaklaşımı, psikanalitik çevrelerde ciddi bir dirençle karşılaşmıştır.

2.2. Monotropi Kavramına Getirilen Eleştiriler

Bowlby'nin kuramının en tartışmalı unsurlarından biri, "monotropi" (monotropy) kavramıdır. Monotropi, bebeğin tek bir belirli kişiye — genellikle anneye — yönelik birincil ve ayrıcalıklı bir bağlanma geliştirdiği fikrini ifade etmektedir. Bu kavram, 1950-1980 döneminde hem feminist perspektiflerden hem de kültürlerarası araştırmalar açısından yoğun eleştirilere maruz kalmıştır.

Burman'ın (2011) belirttiği gibi, "bağlanma kuramının güncel yeniden değerlendirmeleri, monotropiyi — tek bir belirli kişiye, genellikle anneye bağlanmayı — artık günümüzde geçerli bir özellik olarak kabul etmemektedir." Bu ifade, monotropi kavramının zaman içinde kuramın kendisi tarafından da terk edildiğini göstermektedir. Ancak erken dönemde bu kavram, Bowlby'nin kuramının merkezinde yer almış ve özellikle kadınların birincil bakım veren olması gerektiği yönündeki normatif çıkarımlar nedeniyle eleştirilmiştir.

Monotropi kavramına yönelik eleştirilerin önemli bir boyutu, bu kavramın kadınların iş gücüne katılımını engellemek için kullanılmasıyla ilgiliydi. Holt'un (2013) belirttiği gibi, "Bowlby'nin bağlanma kuramına eleştiriler yöneltilebilir. Örneğin, bu çalışma kadınların küçük çocukların birincil bakım verenleri olması gerektiğini ileri sürmek için kullanılmıştır." Benzer şekilde, Holt (2018) başka bir çalışmasında da "Bowlby'nin bağlanma kuramına eleştiriler yöneltilebilir; örneğin, bu çalışma kadınların küçük çocukların birincil bakım verenleri olması gerektiğini ileri sürmek için kullanılmıştır" ifadesini tekrarlamıştır. Ancak Holt (2013) aynı zamanda "bağlanma kuramı ile muhafazakâr görüşler arasında zorunlu bir ilişki bulunmadığını" da vurgulamıştır.

Vicedo (2011), Bowlby'nin kuramının savaş sonrası Amerika'daki toplumsal bağlamda nasıl şekillendiğini incelemiştir. Bowlby'nin "annenin çocuğuna bağının toplumsal doğası" üzerine geliştirdiği kuram, dönemin toplumsal cinsiyet politikalarıyla iç içe geçmiştir. Savaş sonrası dönemde kadınların iş gücünden çekilip eve dönmeleri yönündeki toplumsal baskı, Bowlby'nin monotropi kavramıyla bilimsel bir meşruiyet kazanmış gibi görünmüştür (Vicedo, 2011). Bu durum, kuramın bilimsel içeriğinden bağımsız olarak, ideolojik bir araç olarak kullanılmasına yönelik eleştirileri güçlendirmiştir.

Monotropi kavramına yönelik bir diğer eleştiri, bu kavramın bireyci bir model dayatması ve grup analitik çerçevelerle çelişmesi üzerinden gelmiştir. Burman (2011), "annelere odaklanmanın, yukarıda önerdiğim gibi, düşüncenin gelişimini anlamak için grup analitik çerçevelerle çelişen bireyci bir modeli yeniden tesis ettiğini" savunmuştur. Bu eleştiri, bağlanmanın yalnızca ikili (dyadik) bir ilişki olarak değil, daha geniş toplumsal ve ilişkisel ağlar içinde anlaşılması gerektiğini vurgulamaktadır.

Kültürlerarası perspektiften bakıldığında, monotropi kavramının evrensellik iddiası da sorgulanmıştır. Malik'in (2025) belirttiği gibi, kolektivist kültürlerde bağlanma ilişkileri "nükleer ikili ilişkinin ötesine geçerek kuşaklararası, topluluk ve manevi varlıklarla olan bağları" kapsamaktadır ve "bu tür bağlanmalar, kültürel olarak örgütlenmiş ilişkisel yapılara duyarlı, genişletilmiş bir psikanalitik kuram gerektirmektedir" (Malik, 2025). Bu eleştiri, Bowlby'nin monotropi kavramının Batılı, orta sınıf, çekirdek aile yapısına özgü bir model olduğunu ve farklı kültürel bağlamlarda geçerliliğinin sınırlı olduğunu ileri sürmektedir.

Holt (2018), bağlanma kuramının "örtük bir biyolojik indirgemecilik" taşıdığını ve "kuramın etolojik hayvan çalışmalarından ve evrimsel kuramla bir etkileşimden, psikanalitik ve psikolojik açıklamalarla birlikte ortaya çıktığını ve bağlanmayı evrensel bir biyolojik hayatta kalma içgüdüsü olarak vurguladığını" belirtmiştir (Holt, 2018). Bu biyolojik evrenselcilik iddiası, monotropi kavramının kültürel çeşitliliği göz ardı ettiği yönündeki eleştirileri pekiştirmiştir.

2.3. Kuramın Biyolojik Temellerine Dair Tartışmalar

Bowlby'nin bağlanma kuramını etoloji ve evrimsel biyoloji üzerine temellendirmesi, dönemin psikanalitik ve sosyal bilimler çevrelerinde önemli tartışmalara yol açmıştır. Kuramın biyolojik temelleri, hem biyolojik indirgemeciliğe düşme riski hem de psikanalitik metapsikolojiyle uyumsuzluk açısından eleştirilmiştir.

Holt (2018), bağlanma kuramının "örtük bir biyolojik indirgemecilik" içerdiğini açıkça ifade etmiştir. Kuramın etolojik hayvan çalışmalarından ve evrimsel kuramla etkileşimden doğması, bağlanmayı "evrensel bir biyolojik hayatta kalma içgüdüsü" olarak vurgulaması (Holt, 2018), eleştirmenlerin kuramı çevresel, kültürel ve toplumsal faktörleri göz ardı eden bir biyolojik determinizm olarak nitelendirmelerine zemin hazırlamıştır. Gökulu'nun (2019) suç kuramları bağlamında belirttiği gibi, erken dönem biyolojik yaklaşımlar genel olarak "suç olgusuna yol açan çevresel faktörleri göz ardı ettikleri" ve "suçu belirleyen tek durumun biyolojik faktörler olduğunu vurguladıkları" gerekçesiyle eleştirilmiştir. Benzer bir eleştiri mantığı, Bowlby'nin bağlanma kuramının biyolojik temellerine de uygulanmıştır: bağlanma davranışını biyolojik bir sistem olarak kavramsallaştırmak, toplumsal ve kültürel bağlamın rolünü küçümseme riskini taşımaktaydı.

Biyolojik temellere yönelik eleştirilerin bir diğer boyutu, Freud'un dürtü kuramıyla olan çatışmadan kaynaklanmaktaydı. Knox'un (2013) aktardığı üzere, psikanalitik araştırmacı Drew Westen bile "Freud'un dürtü kuramının son derece sorunlu olduğunu, saldırganlık görüşünün fazlasıyla mekanik olduğunu, varsaydığı ölüm içgüdüsünün evrimsel olarak savunulamaz olduğunu, gelişim kuramının aşırı derecede cinselliğe odaklandığını ve kadın gelişimi kuramının basitçe olduğunu" kabul etmiştir (Knox, 2013). Ancak bu eleştiriler, Bowlby'nin alternatif biyolojik modelinin kabul görmesi anlamına gelmemiştir; aksine, psikanalitik çevreler hem Freud'un biyolojik modelini hem de Bowlby'nin etolojik modelini sorunlu bulmuşlardır.

Kuramın biyolojik temellerine yönelik eleştirilerin önemli bir kaynağı da, psikanalitik gelişim kuramının ampirik eleştirisiyle ilgilidir. Auerbach (t.y.), bu ampirik eleştirinin "Bowlby'nin (1969, 1973, 1980, 1982) bağlanma kuramını dile getirmesiyle ve rhesus maymunlarında ve insanlarda bağlanma davranışının ampirik çalışmalarıyla" başladığını belirtmiştir. Bu ampirik temel, bir yandan kuramı güçlendirirken, öte yandan psikanalitik çevrelerin kuramı "psikanalitik olmayan" bir yaklaşım olarak reddetmelerine gerekçe oluşturmuştur (Auerbach, t.y.; Weitzenkorn, 2020).

Holt (2018), bağlanma kuramının normalleştirici bir güç taşıdığını veya bir tür "yönetimsellik" (governmentality) biçimine dönüştüğünü ileri sürmüştür: "özellikle daha yoksul ailelerin 'bağlanmaları' ve duygusal ilişkileri, belirli sosyo-mekânsal bağlamlardan ortaya çıkan normatif bağlanma standartlarına göre ölçülmekte, farklı aileler arasındaki maddi eşitsizliklere odaklanılmamaktadır" (Holt, 2018). Bu eleştiri, kuramın biyolojik evrenselcilik iddiasının, aslında belirli bir sınıfsal ve kültürel normu evrenselleştirme işlevi gördüğünü ortaya koymaktadır.

Psikanalitik gelenek içinde, bağlanma kuramının biyolojik temelleri ile psikanalitik metapsikoloji arasındaki gerilim, özellikle bilinçdışı süreçlerin kavramsallaştırılması konusunda belirginleşmiştir. Burman (2011), "doğru yansıtma (accurate mirroring) ve 'tam anlayış' geliştirme iddialarının, tüm iletişimin kaçınılmaz olarak çarpıtılmış karakterine ve tüm ilişkilerin — araştırma ilişkileri dahil — tüm taraflarca harekete geçirilen aktarımsal anlamlarla doymuş olduğuna ilişkin psikanalitik bağlılıklarla çeliştiğini" vurgulamıştır (Burman, 2011). Bu eleştiri, bağlanma kuramının biyolojik-davranışsal modelinin, psikanalitik bilinçdışı kavramının karmaşıklığını yakalayamadığını ileri sürmektedir.

Erken dönem biyolojik yaklaşımlara getirilen genel bir eleştiri de, "pozitivist temelli bu yaklaşımların insan istencini ve özgür iradeyi devre dışı bırakarak olguyu sadece biyolojik kavramlara indirgemesi" olmuştur (Gökulu, 2019). Bu tür bir bakış açısının "ırkçılığa ve totaliter cezalandırma eğilimlerine yol açma ihtimali oldukça fazlaydı" (Gökulu, 2019). Bowlby'nin kuramı doğrudan bu tür suçlamalarla karşılaşmamış olsa da, biyolojik determinizm eleştirisi, kuramın toplumsal ve politik çıkarımları açısından önemli bir uyarı niteliği taşımıştır.

Auerbach (2023), "Freud'un metapsikolojisine ilişkin tüm ciddi, ampirik olarak bilgilendirilmiş yorumcuların, Freud'un orijinal kavramsallaştırmalarını köklü biçimde revize etme ihtiyacına dair ikna edici kanıtlar sunduğunu ve kuramları yeni kanıtlar ışığında revize etme istekliliğinin bilimsel süreç için zorunlu olduğunu" belirtmiştir (Auerbach, 2023). Bu perspektif, hem Freud'un hem de Bowlby'nin biyolojik modellerinin sürekli revizyon gerektirdiğini ve hiçbir kuramsal çerçevenin nihai bir hakikat iddiasında bulunamayacağını vurgulamaktadır.

3. Kuramın Yanıtı

Bowlby ve bağlanma kuramının savunucuları, yukarıda özetlenen eleştirilere çeşitli düzeylerde yanıt vermişlerdir. Bu yanıtlar, hem kuramsal düzeltmeler hem de ampirik kanıt birikimi yoluyla gerçekleşmiştir.

3.1. Ampirik Kanıt Temelli Yanıtlar

Bağlanma kuramının eleştirilere en güçlü yanıtı, sistematik ampirik araştırma programları aracılığıyla gelmiştir. Allen'ın (2023) belirttiği gibi, "ampirik düşünen insanlar fikirlerini sistematik bir şekilde test etmeye karar vermiş ve bunu yaparken insan gelişimini anlama biçimimizde devrim yaratmışlardır." Mary Ainsworth'un Yabancı Durum Prosedürü (Strange Situation Procedure) ve Harry Harlow'un rhesus maymunlarıyla yaptığı deneyler, bağlanma kuramının ampirik temellerini güçlendirmiştir (Allen, 2023). Bu araştırmalar, bağlanmanın ikincil bir dürtü olmadığını, aksine birincil ve bağımsız bir motivasyonel sistem olduğunu gösteren kanıtlar sunmuştur.

Eagle'ın (2000) aktardığı üzere, "yıllar boyunca psikanalitik hipotezler üzerine önemli miktarda araştırma, psikologlar tarafından yürütülmüştür — örneğin Sears'ın Stanford'daki erken araştırma programından, psikanalitik kavramları deneysel testlere tabi tutma girişiminden, güncel 'bastırıcı stil' araştırmalarına ve bebek-anne bağlanması araştırmalarına kadar." Bu araştırma birikimi, bağlanma kuramının psikanalitik hipotezleri test etmek için geçerli bir çerçeve sunduğunu göstermiştir (Eagle, 2000).

Auerbach (2023), Eagle'ın (1981) "bağlanma kuramı için önemli ampirik kanıtlar bulunduğunu ve Fairbairn'in (1952) libidonun nesne arayıcı olduğu yönündeki ünlü ilkesini destekleyen veriler olduğunu — ve geleneksel psikanalitik dürtü kuramı için görece az kanıt bulunduğunu" ileri sürdüğünü aktarmıştır (Auerbach, 2023). Bu ampirik karşılaştırma, bağlanma kuramının dürtü kuramına karşı güçlü bir alternatif sunduğunu ortaya koymuştur.

3.2. Monotropi Kavramının Revizyonu

Monotropi kavramına yönelik eleştiriler, bağlanma kuramının en önemli iç revizyonlarından birine yol açmıştır. Burman'ın (2011) belirttiği gibi, "bağlanma kuramının güncel yeniden değerlendirmeleri, monotropiyi — tek bir belirli kişiye, genellikle anneye bağlanmayı — artık günümüzde geçerli bir özellik olarak kabul etmemektedir." Bu revizyon, kuramın feminist eleştirilere ve kültürlerarası araştırma bulgularına yanıt olarak evrildiğini göstermektedir.

Holt (2013), "bağlanma kuramı ile muhafazakâr görüşler arasında zorunlu bir ilişki bulunmadığını" vurgulamıştır. Bu açıklama, kuramın ideolojik kullanımlarına yönelik eleştirilere doğrudan bir yanıt niteliğindedir. Bağlanma kuramcıları, kuramın kadınların birincil bakım veren olması gerektiği yönünde normatif bir iddia taşımadığını, aksine güvenli bağlanma ilişkilerinin çeşitli bakım verenlerle kurulabileceğini savunmuşlardır (Holt, 2013, 2018).

Holt (2018), Butler'ın özneleşme (subjection) kuramlarının "belirli bağlanma 'koşulları' içinde öznelerin ortaya çıkışını incelemek üzere bağlanma kuramlarıyla eleştirel bir diyalog içinde keşfedilme potansiyeline sahip olduğunu" belirtmiştir. Bu yaklaşım, bağlanma kuramının bireyci sınırlamalarını aşmak ve daha geniş toplumsal güç ilişkilerini hesaba katmak için bir yol sunmaktadır (Holt, 2018).

3.3. Disiplinlerarası Entegrasyon ve Kuramsal Genişleme

Bağlanma kuramı, eleştirilere yanıt olarak giderek daha disiplinlerarası bir karakter kazanmıştır. Knox (2013), "psikanalitik düşünce ve pratiği bağlanma kuramı, sinirbilim ve gelişimsel araştırmayla birleştiren çeşitli dergi ve kitapların" varlığına dikkat çekmiştir. Westen'ın (Knox, 2013) belirttiği gibi, "psikanaliz giderek daha çoğulcu hale gelmiş, ana akım psikanalitik dergilere bile tek bir kuramın hâkim olmadığı bir duruma ulaşılmıştır" (Knox, 2013). Bu çoğulculuk, bağlanma kuramının psikanalitik gelenek içinde meşru bir yer edinmesine katkıda bulunmuştur.

Holt (2018), "bağlanma kuramının psikanalitik ve psikolojik yaklaşımlar arasındaki bir diyalogdan ortaya çıkan ve bebek-anne ilişkilerini önceliklendiren bir yaklaşım" olduğunu ve "bağlanmanın ancak son zamanlarda psikanalitik kuram içinde daha fazla etki kazandığını" belirtmiştir (Holt, 2018). Bu geç kabul, erken dönem eleştirilerin kuramın psikanalitik çevreler tarafından benimsenmesini ne denli geciktirdiğini göstermektedir.

Bağlanma kuramının yas ve kayıp süreçlerine ilişkin yaklaşımı da zaman içinde evrilmiştir. Hagman (2001), standart psikanalitik yas modelinin "toplumsal olmayan, içrapsişik doğası ve yas tepkilerinin tam karmaşıklığını ele almadaki başarısızlığı" nedeniyle eleştirildiğini belirtmiştir. Bu eleştiriler, "vazgeçme (relinquishment) vurgusunun psikanalitik perspektife o denli hâkim olduğunu ki, normal koruma ve süreklilik süreçlerinin ihmal edildiğini, hatta patolojikleştirildiğini" ortaya koymuştur (Hagman, 2001). Bağlanma kuramı, bu eleştirilere paralel olarak, kayıp sonrası sürekli bağların (continuing bonds) önemini vurgulayan bir perspektif geliştirmiştir.

3.4. Biyolojik Temellerin Yeniden Çerçevelenmesi

Biyolojik indirgemeciliğe yönelik eleştirilere yanıt olarak, bağlanma kuramcıları kuramın biyolojik temellerini daha nüanslı bir biçimde yeniden çerçevelemişlerdir. Gökulu'nun (2019) belirttiği gibi, "çağdaş biyoloji kuramları suçu tek nedenli bir yapı olarak görmemekte, aksine çevresel ve toplumsal etkilerin de suçun gerçekleşmesinde rol oynadığını kabul etmektedir." Benzer bir evrim, bağlanma kuramında da yaşanmıştır: kuramın biyolojik temelleri korunurken, çevresel, kültürel ve toplumsal faktörlerin bağlanma süreçleri üzerindeki etkisi giderek daha fazla kabul edilmiştir.

Allen (2023), bağlanma kuramının "bilimsel bir kuramın geliştirilmesi, test edilmesi ve iyileştirilmesinin nasıl gerçekleştiğinin prototipik bir örneği" olduğunu vurgulamıştır. Bu süreç, kuramın eleştirilere yanıt olarak sürekli revize edildiğini ve ampirik kanıtlar ışığında geliştirildiğini göstermektedir (Allen, 2023). Auerbach'ın (2023) belirttiği gibi, "kuramları yeni kanıtlar ışığında revize etme istekliliği bilimsel süreç için zorunludur" ve bağlanma kuramı bu bilimsel ilkeyi başarıyla uygulamıştır.

Psikanalitik geleneğin kendi içindeki dönüşüm de bağlanma kuramının kabulünü kolaylaştırmıştır. Eagle (2000), "psikanalitik kuramın, zenginliği ve karmaşıklığıyla zihinsel yaşama hakkını vermeye en azından girişimde bulunan birkaç psikolojik kuramdan biri olduğunu" belirtmiştir. Bağlanma kuramı, bu zenginliğe ampirik bir temel sağlayarak, psikanalitik düşüncenin gelişimine katkıda bulunmuştur (Eagle, 2000).

3.5. Sonuç Değerlendirmesi

1950-1980 döneminde bağlanma kuramına yöneltilen eleştiriler, kuramın gelişimi açısından paradoksal bir işlev görmüştür. Bir yandan, psikanalitik çevrelerin şiddetli tepkileri kuramın ana akım psikanaliz içinde kabulünü geciktirmiştir (Weitzenkorn, 2020). Öte yandan, bu eleştiriler kuramın daha sağlam ampirik temeller üzerine inşa edilmesini, monotropi gibi sorunlu kavramların revize edilmesini ve biyolojik indirgemeciliğe düşmeden biyolojik temellerin korunmasını teşvik etmiştir (Allen, 2023; Burman, 2011; Holt, 2018).

Weitzenkorn'un (2020) belirttiği gibi, Anna Freud, Spitz ve Schur'un 1960'taki kamuya açık eleştirileri "bağlanma kuramını psikanalitik ortamda kalıcı olarak marjinalleştirmiştir." Ancak bu marjinalleşme, kuramın psikanaliz dışındaki disiplinlerde — gelişim psikolojisi, sinirbilim, sosyal politika — güçlü bir şekilde gelişmesini engelleyememiştir (Allen, 2023; Eagle, 2000; Knox, 2013). Sonuç olarak, erken dönem eleştirileri, bağlanma kuramının hem sınırlarını hem de potansiyelini ortaya koyan, kuramın olgunlaşma sürecinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.

Kaynakça

Allen, B. (2023). The historical foundations of contemporary attachment theory: From John Bowlby to Mary Ainsworth. 13–35. https://doi.org/10.1037/0000333-002

Auerbach, J. S. (2023). Review of core concepts in classical psychoanalysis: Clinical, research evidence and conceptual critiques. Psychoanalytic Psychology, 40(1), 61–73. https://doi.org/10.1037/pap0000435

Auerbach, J. S. (t.y.). The origins of narcissism and narcissistic personality disorder: A theoretical and empirical reformulation. 43–110. https://doi.org/10.1037/10138-002

Burman, E. (2011). Environ-mentalizing the matrix: Commentary on Sigmund Karterud's 35th Foulkes Annual Lecture. Group Analysis, 44(4), 374–384. https://doi.org/10.1177/0533316411417379

Eagle, M. N. (2000). Psychoanalysis: History of the field. 340–344. https://doi.org/10.1037/10521-114

Gökulu, G. (2019). Suç kuramları: Biyolojik ve psikolojik yaklaşımlar: Eleştirel bir değerlendirme. Turkish Studies - Social Sciences, 14(4), 1471–1488. https://doi.org/10.29228/turkishstudies.23004

Hagman, G. (2001). Beyond decathexis: Toward a new psychoanalytic understanding and treatment of mourning. 13–31. https://doi.org/10.1037/10397-001

Holt, L. (2013). Exploring the emergence of the subject in power: Infant geographies. Environment and Planning D Society and Space, 31(4), 645–663. https://doi.org/10.1068/d12711

Holt, L. (2018). Retrieving the hidden everyday spaces of infants. Contemporânea - Revista De Sociologia Da Ufscar, 8(2), 407–440. https://doi.org/10.4322/2316-1329.066

Knox, J. (2013). The analytic institute as a psychic retreat: Why we need to include research evidence in our clinical training. British Journal of Psychotherapy, 29(4), 424–448. https://doi.org/10.1111/bjp.12047

Malik, A. N. (2025). Reframing cultural trauma: The SHARE model as a psychoanalytic framework for silence, honor, and embodied memory in collectivist societies. International Journal of Applied Psychoanalytic Studies, 22(4). https://doi.org/10.1002/aps.70019

Vicedo, M. (2011). The social nature of the mother's tie to her child: John Bowlby's theory of attachment in post-war America. The British Journal for the History of Science, 44(3), 401–426. https://doi.org/10.1017/s0007087411000318

Weitzenkorn, R. (2020). Boundaries of reasoning in cases: The visual psychoanalysis of René Spitz. History of the Human Sciences, 33(3–4), 66–84. https://doi.org/10.1177/0952695120908491

Baglanma