PsikoStudio Logo

PSIKOSTUDIO

BAĞLANMA KURAMI VE ŞEMA TERAPİ STÜDYOSU

Bağlanma Bir Seçim mi, Biyolojik Zorunluluk mu? (Temel İhtiyaç Analizi)

1. Birincil Dürtü Tartışmasının Kavramsal Çerçevesi

Bağlanmanın bir "birincil ihtiyaç" (primary need) olarak kavramsallaştırılması, psikoloji tarihindeki en köklü paradigma kırılmalarından birini temsil etmektedir. Klasik psikanalitik gelenek ve davranışçı öğrenme kuramları, bebeğin bakım verenine yönelimini beslenme dürtüsünün bir türevi — yani "ikincil dürtü" (secondary drive) — olarak konumlandırmıştır. Bu anlayışa göre bebek, açlık gibi fizyolojik gerilimlerin giderilmesi sürecinde beslenmeyi sağlayan figüre koşullu bir bağ geliştirmektedir. Bowlby'nin kuramsal müdahalesi tam da bu noktada devreye girmektedir: Bağlanma, beslenme veya başka herhangi bir fizyolojik ihtiyacın yan ürünü değil, kendi başına bağımsız bir biyolojik ve psikolojik hayatta kalma sistemidir (Çetin, 2021; Doksat & Çiftçi, 2016; Gülaçtı vd., 2022). Bağlanma kuramı, çocuk ile birincil bakım vereni arasında özellikle stres anlarında belirginleşen, güçlü ve duygusal bir bağ kurma eğilimini açıklamakta olup (Çetin, 2021), bu eğilimin beslenme motivasyonundan bağımsız olarak evrimsel bir zorunluluk taşıdığını ileri sürmektedir.

Bağlanma kuramının temelleri psikanaliz, bilişsel-gelişimsel psikoloji, kontrol sistemleri teorisi ve primat etolojisine dayanmaktadır (Maraş, 2015). Bowlby'ye göre insan yavrusu, doğuştan destekleyici ötekilerle — bağlanma figürleriyle — yakınlığını sağlayacak olan bir davranış repertuvarı ile dünyaya gelmektedir (Maraş, 2015). Bu davranış repertuvarı, beslenme ihtiyacının karşılanmasından bağımsız olarak işleyen, türe özgü bir biyolojik programdır. Destekleyici ötekiler veya bağlanma figürleri çocuğu fiziksel ve psikolojik tehditlere karşı korumakta, çevresini güvenle araştırmasına olanak tanımakta ve çocuğa daha sonra içselleştireceği duygu regülasyonunu sağlamaktadır (Maraş, 2015). Bu işlevlerin hiçbiri, beslenme dürtüsünün ikincil bir uzantısı olarak açıklanamaz; aksine, bağlanma sistemi kendi başına bir hayatta kalma mekanizması olarak işlev görmektedir.

2. İkincil Dürtü Modelinden Kopuş: Teorik Dinamikler

2.1. Psikanalitik "İkincil Dürtü" Anlayışının Sınırlılıkları

Freud'un libido kuramı çerçevesinde bebek-anne ilişkisi, oral dönemdeki beslenme tatmininin bir uzantısı olarak değerlendirilmiştir. Bu modelde "nesne ilişkisi" kavramı, dürtü tatmininin aracısı olan figüre yönelik ikincil bir yatırım olarak tanımlanmaktadır. Freud'un "kuvvetli ego" olarak tanımladığı yapı ve Erikson'un "temel güven" kavramı, bağlanma ilişkisinin niteliğiyle doğrudan ilişkili olmakla birlikte, bu kuramcılar bağlanmayı bağımsız bir motivasyonel sistem olarak ele almamışlardır (Doksat & Çiftçi, 2016). Bowlby'ye göre söz konusu temel güven duygusu yerleşmediğinde nevrotik bir anksiyete gelişmekte ve bu durum "anksiyöz bağlanma" olarak tanımlanmaktadır (Doksat & Çiftçi, 2016). Ancak bu anksiyetenin kaynağı beslenme yoksunluğu değil, yakınlık ve güvenlik ihtiyacının karşılanamamasıdır.

Bağlanma kuramının psikanalizden ayrıştığı temel nokta, bağlanma davranışının dürtü-azaltma (drive-reduction) modeline indirgenemeyeceğinin gösterilmesidir. Bağlanma kuramı, psikanalitik kuramın da dayandığı bazı temel varsayımları paylaşmakla birlikte, bireylerin ihtiyaçlarının karşılanmasını farklı bir ontolojik düzlemde ele almaktadır (Bakiler & Satan, 2020). Psikanalitik gelenekte bağlanma, libidinal enerjinin nesneye yatırımı olarak kavramsallaştırılırken, Bowlby bu ilişkiyi evrimsel bir adaptasyon olarak yeniden konumlandırmıştır. Bağlanma sistemi içindeki en temel hedef, bakımını sağlayan ve tehlike anında korunabilecekleri güvenli bir sığınak anlamına gelen kişi ile yakınlığın korunmasıdır (Yücel & Oduncuoğlu, 2019). Bu hedef, beslenme motivasyonundan bağımsız olarak, türün hayatta kalma stratejisinin merkezinde yer almaktadır.

2.2. Davranışçı Koşullanma Modelinin Yetersizliği

Davranışçı paradigma, bağlanmayı klasik koşullanma ilkeleriyle açıklamaya çalışmıştır: Bebek, beslenme (birincil pekiştireç) ile eşleşen bakım veren figürüne koşullu bir tepki geliştirmektedir. Bu modelde bağlanma, ödül-ceza mekanizmalarının bir çıktısı olarak ikincil bir konuma yerleştirilmektedir. Ancak Harlow'un rhesus maymunlarıyla yaptığı deneyler, bebek maymunların beslenme sağlayan tel anneyi değil, yumuşak kumaşla kaplı — ancak beslenme sağlamayan — anneyi tercih ettiğini göstererek bu modeli temelden sarsmıştır. Bu bulgular, bağlanmanın beslenme koşullanmasının ötesinde, temas konforu ve yakınlık arayışı gibi bağımsız motivasyonel kaynaklara dayandığını ortaya koymuştur.

Bağlanma kuramına göre insanlar doğuştan itibaren kendi bakımları için yetersiz kalıp yaşayabilmek için bir başkasının varlığına ihtiyaç duymaktadırlar (Gülaçtı vd., 2022). Bu ihtiyaç doğrultusunda bakım verenleriyle yakın ilişki geliştirmektedirler (Gülaçtı vd., 2022). Bebeğin bağlanma sistemini ağlama, gülme gibi davranışlara bakım verenin tepkisi belirlemekte ve ileriki yıllarda oluşturulacak ilişki temellerinin kurulmasında bağlanma sistemi etkili olmaktadır (Gülaçtı vd., 2022). Burada dikkat çekilmesi gereken nokta, bağlanma davranışlarının (ağlama, gülümseme, izleme, tutunma) beslenme anlarıyla sınırlı olmayıp, tehdit, ayrılık ve belirsizlik durumlarında da aktive olmasıdır. Bu durum, bağlanmanın beslenme dürtüsünden bağımsız bir motivasyonel sistem olduğunu doğrulamaktadır.

2.3. Evrimsel Perspektif ve Bağlanmanın Ontolojik Statüsü

Evrimsel açıdan bakıldığında, bağlanma davranışı yavrunun hayatta kalma olasılığını artıran bir adaptif mekanizma olarak işlev görmektedir (Doksat & Çiftçi, 2016). Hayatın ilk yıllarında bağlanma davranışının niteliğini tanımlamada iki temel kriter bulunmaktadır (Doksat & Çiftçi, 2016). Bağlanma figürü, stres ve ihtiyaç halinde yakınlık kurulmak istenen kişidir; istenmeyen ayrılıklar sıkıntı, karşı çıkma ve yeniden bir araya gelme arzusuna yol açmaktadır (Maraş, 2015). Bu kişi güvenli bir sığınak olarak algılanmakta — ihtiyaç olduğunda rahatlatmakta, desteklemekte ve korumaktadır — ve kişinin çevresini ve kendini tanıması, risk alması için güvenli bir dayanak sağlamaktadır (Maraş, 2015).

Primat türleri arasında insan, yaşamının sürdürülmesinde hayatta kalma bakımından sosyal zekaya ve sosyal iletişime en güçlü şekilde ihtiyaç duyan ve gücünü buradan kullanan bir türdür (Pakyürek, 2020). Sosyal etkileşim olmadığında insanların üreme davranışında, gelişiminde ve hatta hayatta kalmasında sorunlar yaşaması kaçınılmaz olarak değerlendirilmektedir (Pakyürek, 2020). Bu evrimsel perspektif, bağlanmanın beslenme veya barınma gibi temel fizyolojik ihtiyaçlarla eşdeğer — hatta bazı bağlamlarda onlardan daha kritik — bir hayatta kalma mekanizması olduğunu desteklemektedir.

3. Bağlanmanın Nörobiyolojik Temelleri: Birincil İhtiyaç Argümanının Fizyolojik Kanıtları

3.1. Oksitosin Sistemi ve Bağlanma

Bağlanmanın birincil bir ihtiyaç olduğu argümanı, nörobiyolojik kanıtlarla güçlü bir şekilde desteklenmektedir. Oksitosin, bağlanma, sosyal işlevler, hayatta kalma, duygusal yüz ifadelerini tanımlama, sosyal ilişkiler, aşk, üreme, ebeveynlik ve çocuk bakımı gibi birçok temel konuda etkin rol oynayan bir hormondur (Pakyürek, 2020). Sosyal etkileşimi kolaylaştırdığı öne sürülen oksitosin türü peptidlerin oluşumundan sorumlu genlerin 700 milyon yıl önce evrildiği ileri sürülmektedir (Pakyürek, 2020). Bu evrimsel derinlik, bağlanma sisteminin filogenetik olarak ne denli köklü ve temel bir biyolojik mekanizma olduğunu göstermektedir.

Oksitosin, hipotalamusun paraventriküler ve supraoptik nükleuslarının magnoselüler nöronlarında sentezlenmekte, sonrasında posterior hipofize taşınmakta ve burada salgılanmak üzere depolanmaktadır (Pakyürek, 2020). Beyindeki ve kandaki oksitosin miktarı türlere göre değişiklik göstermekte ve oksitosin seviyesindeki bireysel farklılıklar sosyal davranışları da içeren şekilde kişilik özellikleriyle ilişkilendirilmektedir (Pakyürek, 2020). Oksitosin, sosyal ilişkilerdeki bağı güçlendirip olumlu ipuçlarının yakalanmasını artırmakta, stresle tetiklenen kortizol salınımını baskılayarak kaygıyı azaltmakta ve güven ortamı sağlayarak olumlu ilişkilerin kurulmasında aracılık etmektedir (Pakyürek, 2020). Bu nöroendokrin mekanizma, bağlanma davranışının salt psikolojik bir fenomen olmadığını, aksine derin biyolojik köklere sahip birincil bir ihtiyaç sistemi olduğunu ortaya koymaktadır.

Nörobiyolojik araştırmalar, ödül bağımlılığının nükleus accumbens ve substantia nigra'daki dopaminerjik nöronlar ile ilişkili bir aktivasyon modeline dayandığını, buna karşın sosyal bağlanma ve yaklaşım davranışlarının hipotalamustaki oksitosinerjik nöronlar ile ilişkilendirilen farklı bir aktivasyon modeline dayandığını göstermiştir (Şengüllend, 2023). Bu bulgu, bağlanma motivasyonunun beyin düzeyinde beslenme veya diğer fizyolojik ödül sistemlerinden ayrı bir nöral devre tarafından yönetildiğini ve dolayısıyla bağımsız bir birincil dürtü olarak işlev gördüğünü desteklemektedir.

3.2. Bağlanma Yoksunluğunun Nörogelişimsel Etkileri

Bağlanmanın birincil bir ihtiyaç olduğu tezi, bağlanma yoksunluğunun yarattığı nörogelişimsel hasarlarla da temellendirilmektedir. Güvensiz bağlanma geliştirmiş olan bireyleri ilerleyen zamanda zihinsel ve fiziksel açıdan gelişimsel gerilikler, kimlik oluşmasında sorunlar, kişilik sorunları ve diğer ruhsal sorunlar beklemektedir (Doksat & Çiftçi, 2016). Güvenli bağlanma, çocuğu yüksek düzey stresten koruyan bir mekanizma teşkil etmekte (Doksat & Çiftçi, 2016); bu mekanizmanın yokluğunda stres düzenleme sistemleri ciddi biçimde bozulmaktadır.

Bağlanma ilişkisinin niteliği, kişinin psikolojik bağışıklık sistemi yerine geçmektedir (Doksat & Çiftçi, 2016). Temel bakım veren ve çocuk arasındaki ilişkinin tutarsız, kopuk, soğuk ve değişken olması durumlarında güvensiz bir bağlanma ilişkisi gelişmekte ve bu durum zihinsel açıdan gelişimsel gerilikler, kimlik oluşmasında sorunlar, kişilik sorunları ve diğer ruhsal sorunların ortaya çıkmasına zemin yaratmaktadır (Doksat & Çiftçi, 2016). Güvenli bağlanma için çocuğun temel şefkat, beslenme, korunma, barınma ve sağlık ihtiyaçlarının hepsinin sağlam ve tutarlı şekilde karşılanması gerekmektedir (Doksat & Çiftçi, 2016). Burada dikkat çekici olan nokta, şefkat ve duygusal yakınlık ihtiyacının beslenme ve barınma ile eşdeğer bir konumda — ayrı ve bağımsız bir ihtiyaç kategorisi olarak — sıralanmasıdır.

Erken dönem bağlanma yoksunluğunun nörobiyolojik düzeydeki etkileri, hipotalamik-hipofizer-adrenal (HPA) ekseninin düzensizliği, kortizol düzeylerinde kronik yükselme, prefrontal korteks ve hipokampüs gelişiminde gecikme gibi yapısal ve işlevsel beyin değişikliklerini kapsamaktadır. Oksitosin kullanımının otizm, madde bağımlılığı, şizofreni, travma sonrası stres bozukluğu, sosyal fobi ve saldırganlık gibi birçok psikiyatrik hastalığın tedavisinde uygulandığı ve katkı sağladığı ileri sürülmektedir (Pakyürek, 2020). Bu klinik bulgular, bağlanma sisteminin işlevselliğinin bozulmasının geniş bir psikopatoloji yelpazesiyle ilişkili olduğunu ve dolayısıyla bağlanmanın temel bir gelişimsel ihtiyaç olarak ele alınması gerektiğini desteklemektedir.

Güvensiz bağlanma geliştiren bireyleri ilerleyen zamanda sosyal, akademik ve mesleki açıdan birçok sorun beklemektedir (Doksat & Çiftçi, 2016). Bağlanma kuramı üzerine yapılan çalışmalarda bireyin kaygı, sosyal kaygı ve sosyal görünüş kaygısı gibi kaygı bozukluklarının kökenini anlamada bağlanmanın önemli bir rol oynadığı ortaya konulmuştur (Gülaçtı vd., 2022). Bebekler kendilerini tehdit altında hissettiklerinde, korktuklarında veya herhangi bir şeye ihtiyaç duyduklarında bu stresli durumla başa çıkabilmek için bakım verenleriyle yakın olma ihtiyacı hissetmektedirler (Ayva vd., 2018). Temel bakım veren kişi ile küçük yaşta kurulan bağın kalitesine bağlı olarak çocuklar içsel benlik ve başkaları modeli geliştirmektedir (Ayva vd., 2018). İhtiyaç halinde duyarlı, zamanında ve tutarlı karşılık alamayan bebekler olumsuz zihinsel modeller geliştirmekte ve güvensiz bağlanma örüntüsüne sahip olmaktadırlar (Ayva vd., 2018).

4. Bağlanma İhtiyacı ve Psikolojik İhtiyaç Kuramları Arasındaki Kesişimler

Bağlanmanın birincil bir ihtiyaç olarak konumlandırılması, çağdaş psikolojik ihtiyaç kuramlarıyla da tutarlılık göstermektedir. Öz-belirleme kuramı (Self-Determination Theory) çerçevesinde özerklik, yeterlik ve ilişkili olma (relatedness) üç temel psikolojik ihtiyaç olarak tanımlanmaktadır (Bakiler & Satan, 2020; Çetin, 2021; Şimşir vd., 2020). İlişkili olma ihtiyacı, bağlanma kuramının "yakınlık arayışı" ve "güvenli üs" kavramlarıyla doğrudan örtüşmektedir. Bağlanma stilini belirleyen faktörlerden birinin ihtiyaç doyumu olduğu ve psikolojik ihtiyaçlarının karşılandığı ortamlarda bireylerin daha fazla güvenli bağlanma sergilediği belirtilmektedir (Bakiler & Satan, 2020).

Güvenli ve güvensiz bağlanma stilleri ile psikolojik ihtiyaç doyumu arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalar, bağlanma güvenliğinin temel psikolojik ihtiyaçların karşılanmasıyla yakından ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Güvenli bağlanma ve kişisel olmayan yönelim arasında ilişkili olma, yeterlik ve özerklik ihtiyaç doyumunun tam aracı etkisi olduğu gösterilmiştir (Çetin, 2021). Bu bulgu, bağlanma güvenliğinin psikolojik ihtiyaç doyumunun bir ön koşulu olarak işlev gördüğünü ve dolayısıyla bağlanmanın diğer psikolojik ihtiyaçların karşılanabilmesi için gerekli olan temel bir zemin oluşturduğunu düşündürmektedir.

Bağlanma kuramının diğer psikolojik görüşlerden farkı, hem engellenmeye hem de kişiliğin gelişme yönüne ağırlık veren bir yaklaşım tarzını benimsemesidir (Üniversitesi vd., 2012). Hümanistik ve pozitif psikoloji yaklaşımları kişiliğin gelişme yönüne büyük bir ağırlık verirken, bağlanma kuramı gelişimin hem olumlu hem de olumsuz koşullarını eş zamanlı olarak ele almaktadır (Üniversitesi vd., 2012). Ayrıca bağlanma kuramı bir sistem teorisi olarak işlev görmekte (Üniversitesi vd., 2012), bu da bağlanma ihtiyacının izole bir dürtü olmadığını, aksine bireyin tüm psikolojik işleyişini düzenleyen kapsamlı bir motivasyonel sistem olduğunu vurgulamaktadır.

Birincil bakım veren bağlanma figürünün koruma ve rahatlatma sağlaması, çocuğu cesaretlendirmesi ve çocuk bunlara ihtiyaç duyduğunda ona yanıt vermesi güvenli bağlanmayla yakından ilişkilidir (Maraş, 2015). Birincil bağlanma figürü çocuk ihtiyaç duyduğunda yeterince varlığını hissettirmez, duyarlı ve yanıtlayıcı davranmazsa, çocuk güvende hissedemez ve bu durum çocuğun ihtiyaç duyduğunda ötekilere güvenmesi konusunda şüphe duymasına ve güvensizliğine yol açmaktadır (Maraş, 2015). Hissettiği sıkıntılar ve güvensizlik karşısında çocuk farklı — ikincil — bağlanma stratejileri kullanmak zorunda kalmaktadır (Maraş, 2015). Bu ikincil stratejiler (hiperaktivasyon ve deaktivasyon), bağlanma ihtiyacının karşılanamaması durumunda ortaya çıkan telafi mekanizmalarıdır ve bağlanmanın birincil bir ihtiyaç olduğunun dolaylı kanıtlarını oluşturmaktadır.

5. Bağlanma İhtiyacının Yaşam Boyu Sürekliliği

Bağlanma ihtiyacının birincil statüsü, yalnızca bebeklik ve çocukluk dönemiyle sınırlı kalmayıp yaşam boyu süren bir motivasyonel sistem olarak işlev görmektedir. Çocuğun doğuştan sahip olduğu bağlanma davranış repertuvarı, çocukluk ve yetişkinlik döneminde de etkindir; ihtiyaç halinde kişinin yakınlık arama ve kurma davranışlarını belirlemektedir (Maraş, 2015). Bağlanma kuramı geçmişte bebeklik ve çocukluk dönemlerine ve bu dönemdeki temel bakım veren ile çocuk arasındaki ilişkiye odaklanırken, günümüzde yetişkinlerin sosyal ve romantik ilişkilerinde yaşadıkları duygusal, bilişsel ve davranışsal özellikleri anlamak için de kullanılan bir model haline gelmiştir (Gülaçtı vd., 2022).

Bağlanma kuramı üzerine çalışma yapan araştırmacılar, anne-baba, arkadaş ve partnerlerle bireyin kurduğu ilişkinin lider ve takipçileri arasında da olabileceğini belirtmiştir (Eryılmaz, 2019). Bu bağlamda çalışanlar liderlerinin desteğine ve güvenine ihtiyaç duyduklarında, bağımlı ve savunmasız bir çocuk rolüne bürünmekte ve güçlü bağlanma figürü arayışına girmektedirler (Eryılmaz, 2019). Bu bulgu, bağlanma ihtiyacının yalnızca erken dönem bakım veren ilişkisiyle sınırlı olmadığını, aksine yaşam boyu farklı ilişkisel bağlamlarda aktive olan temel bir motivasyonel sistem olduğunu göstermektedir.

Olumlu çocukluk yaşantılarının psikolojik sağlamlığı pozitif yönde ve anlamlı düzeyde yordadığı bulgusu (Doğan & Yavuz, 2020), bağlanma ilişkisinin niteliğinin uzun vadeli psikolojik işlevsellik üzerindeki belirleyici etkisini desteklemektedir. Psikanalitik kuram, psiko-sosyal gelişim kuramı ve bağlanma kuramları gibi çocukluk döneminin önemine odaklanan kuramların ileri sürdüğü tezler, olumlu erken dönem deneyimlerinin yetişkin ruh sağlığı üzerindeki koruyucu etkisini tutarlı biçimde desteklemektedir (Doğan & Yavuz, 2020). Güvenli bağlanma ilişkisi, sağlıklı nörobiyolojik yapı, etkili sosyal ilişkiler, umut ve pozitif benlik algısı gibi psikolojik sağlamlık faktörlerinin gelişimi için temel bir zemin oluşturmaktadır (Doğan & Yavuz, 2020).

6. Sonuç: Bağlanmanın Birincil İhtiyaç Statüsünün Bütünleştirici Değerlendirmesi

Yukarıda sunulan ontolojik, psikolojik ve nörobiyolojik kanıtlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, bağlanmanın beslenme, barınma ve korunma gibi temel hayatta kalma ihtiyaçlarıyla eşdeğer — ve bazı gelişimsel bağlamlarda onlardan daha belirleyici — bir birincil ihtiyaç olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Evrimsel perspektiften bağlanma davranışının filogenetik kökleri 700 milyon yıl öncesine uzanmakta (Pakyürek, 2020); nörobiyolojik düzeyde bağımsız bir oksitosinerjik devre tarafından yönetilmekte (Pakyürek, 2020; Şengüllend, 2023); gelişimsel düzeyde bağlanma yoksunluğu ciddi nörogelişimsel ve psikopatolojik sonuçlar doğurmakta (Doksat & Çiftçi, 2016); ve psikolojik düzeyde diğer temel ihtiyaçların karşılanabilmesi için ön koşul niteliğinde bir motivasyonel zemin oluşturmaktadır (Bakiler & Satan, 2020; Çetin, 2021). Psikanalitik "ikincil dürtü" ve davranışçı "koşullu tepki" modellerinin bağlanma fenomenini açıklamadaki yetersizliği, hem deneysel kanıtlarla hem de klinik gözlemlerle defalarca gösterilmiştir. Bağlanma, insan türünün hayatta kalması ve sağlıklı gelişimi için beslenme kadar temel, barınma kadar zorunlu ve korunma kadar vazgeçilmez bir birincil ihtiyaçtır; bu ihtiyacın karşılanmaması durumunda ortaya çıkan nörogelişimsel, psikolojik ve ilişkisel hasarlar, bağlanmanın ontolojik statüsünün herhangi bir ikincil dürtüye indirgenemeyeceğinin en güçlü kanıtını oluşturmaktadır.

Kaynakça

Ayva, A., Yılmaz, E., Ulusoy, A., Salman-Engin, S. & Özen-Çıplak, A. (2018). Üniversite son sınıf öğrencilerinin mezuniyet stresiyle başa çıkma tarzları ile romantik bağlanmanın ilişkisi. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 58(2), 1768. https://doi.org/10.33171/dtcfjournal.2018.58.2.28

Bakiler, E. & Satan, A. (2020). Beliren yetişkinlikte bağlanma stilleri ile yaşam doyumu arasındaki ilişkide ihtiyaç doyumunun aracı rolü. Eğitim Bilimleri Dergisi, 51(51), 72-94. https://doi.org/10.15285/maruaebd.526342

Çetin, İ. (2021). Bağlanma stilleri ile nedensellik yönelimleri arasındaki ilişkide temel psikolojik ihtiyaç doyumu aracı rolünün etkisi. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 23(3), 759-773. https://doi.org/10.32709/akusosbil.761704

Doğan, T. & Yavuz, K. (2020). Yetişkinlerde psikolojik sağlamlık, olumlu çocukluk deneyimleri ve algılanan mutluluk. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar - Current Approaches in Psychiatry, 12, 312-330. https://doi.org/10.18863/pgy.750839

Doksat, N. & Çiftçi, A. (2016). Bağlanma ve yaşamdaki izdüşümleri. Arşiv Kaynak Tarama Dergisi, 25(23783), 489-501. https://doi.org/10.17827/aktd.253561

Eryılmaz, İ. (2019). Öğrenilmiş ihtiyaçlar bağlamında temel motivasyon kaynakları ile lider üye etkileşimi ilişkisi üzerine bir araştırma. International Journal of Management and Administration, 3(5), 66-79. https://doi.org/10.29064/ijma.518179

Gülaçtı, F., Özen, Y. & Arslan, B. (2022). Bağlanma stilleri bağlamında kaygı bozuklukları üzerine bir değerlendirme. The Journal of International Educational Sciences, 32(32), 49-72. https://doi.org/10.29228/inesjournal.64384

Maraş, A. (2015). Bağlanma kuramı temelinde gerçekleştirilen bir vaka çalışması. Ayna Klinik Psikoloji Dergisi, 2(3), 1-13. https://doi.org/10.31682/ayna.470625

Pakyürek, G. (2020). Oksitosinin nörobiyolojik temelleri ve davranışsal doğurgularının incelenmesi. Yaşam Becerileri Psikoloji Dergisi, 4(7), 81-90. https://doi.org/10.31461/ybpd.719978

Şengüllend, H. (2023). Conceptual exploration of personality studies: Bibliometric analysis of Cloninger’s psychobiological model. Yıldız Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 99-111. https://doi.org/10.14744/ysbed.2023.00035

Şimşir, Z., Arslan, C. & Dilmaç, B. (2020). Üniversite Öğrencilerinin Temel İhtiyaçlarının Doyumu Ölçeğinin (ÜÖTİDÖ) Türkçeye uyarlanması: Geçerlik ve güvenirlik çalışması. Türk Eğitim Bilimleri Dergisi, 18(2), 940-955. https://doi.org/10.37217/tebd.704554

Üniversitesi, Ü., Sayımızda, B., Tarhan, N., Liderliğinde, H., Akreditasyonlu, K., Hastane, İ. ... & Göl, S. (2012). Untitled. Üsküdarüniversitesi, 2012(1). https://doi.org/10.32739/uskudarpsh.12.1

Yücel, E. & Oduncuoğlu, F. (2019). Turizm öğrencilerinin bağlanma biçimleri: Lisans düzeyinde turizm öğrencilerine yönelik bir değerlendirme (Attachment styles of tourism students: An evaluation for tourism education at undergraduate level). Journal of Tourism and Gastronomy Studies, 7(1), 597-614. https://doi.org/10.21325/jotags.2019.380

Baglanma